Turk J Anaesthesiol Reanim: 47 (1)
Volume: 47  Issue: 1 - February 2019
Hide Abstracts | << Back
REVIEW
1.Thoracoabdominal Aortic Aneurysm Repair: What Should the Anaesthetist Know?
Nitika Goel, Divya Jain, Ajay Savlania, Ashwani Bansal
doi: 10.5152/TJAR.2018.39129  Pages 1 - 11
İnen torasik ve torakoabdominal aort anevrizmalarının (TAA) cerrahi onarımı anestezist için en büyük zorluklardan birini sunmaktadır. Zorluk, perioperatif dönemde ortaya çıkan değişmiş fizyoloji ortamında karmaşık tıbbi sorunların dengesinden kaynaklanmaktadır. TAAA onarımı için başvuran hastalar genellikle kardiyak, pulmoner ve böbrek sistemlerini içeren daha önceden var olan komorbid durumlara sahiptir ve anevrizma onarımı, gastrointestinal ve nörolojik sistemlerin yanı sıra bu sistemler için doğrudan ve acil bir tehdit oluşturmaktadır. Torakoabdominal aort cerrahisinde operatif mortalite% 5-12 oranında, 5 yıllık sağ kalım süresi% 70-79, torakoral aort anevrizması% 59, torakoabdominal aort anevrizması cerrahisi için% 59'dur. Aort klemplenmesi ve deklampasyonu ile ilişkili kompleks hemodinamik değişiklikler, TAAA'nın yönetimi için kapsamlı bilgi ve uzmanlık gerektirir. Anestezistin TAAA onarımı sırasında bilmesi gereken anestezi yönetimi ve olası komplikasyonları hakkında kısa bir derleme sunuyoruz.
The surgical repair of descending thoracic aortic (DTA) and thoracoabdominal aortic aneurysms (TAAAs) presents one of the greatest challenges for anaesthesiologists. The challenge comes from the fine balance of complex medical issues in the setting of altered physiology that occurs during the perioperative period. Patients presenting for TAAA repair usually have multiple pre-existing comorbid conditions involving their cardiac, pulmonary and renal systems; and aneurysm repair poses a direct and immediate threat to these systems in addition to that to the gastrointestinal and neurologic systems. Operative mortality in thoracoabdominal aortic surgery is quite high to the extent of 5%-12% with a 5-year survival rate of 70%-79% for DTA aneurysm and 59% for thoracoabdominal aortic aneurysm surgeries. Complex haemodynamic changes associated with the clamping and declamping of aorta requires thorough knowledge and expertise for the management of TAAA. We present a brief review on the anaesthetic management and possible complications that anaesthetists should be aware of during TAAA repair.

CLINICAL RESEARCH
2.Comparison of the Effects of Minimal and High-Flow Anaesthesia on Cerebral Perfusion During Septorhinoplasty
Leyla Kazancıoğlu, Şule Batçık, Başar Erdivanlı, Ahmet Şen, Engin Dursun
doi: 10.5152/TJAR.2018.36786  Pages 12 - 16
Amaç: Bu çalışmanın amacı kontrollü hipotansiyon uygulanan septorinoplasti hastalarında minimal ve yüksek akımlı anestezinin serebral oksijenizasyon üzerine etkilerini yakın infrared spektroskopi yöntemiyle araştırmaktı.
Yöntemler: Kontrollü hipotansiyon ile genel anestezi altında septorinoplasti planlanan 80 (ASA I-II) hasta minimal akım (MF) ve yüksek akım (HF) olarak rastgele 2 gruba ayırıldı. Her iki gruba BIS değeri %40-50 olacak şekilde desfluran anestezisi ve ortalama arter basıncı 55 ile 65 mmHg arasında olacak şekilde 0,25-0,5 mcg kg-1 dk-1 i.v. doz aralığında remifentanil infüzyonu ile kontrollü hipotansiyon uygulandı. Grup MF'ye ilk 10 dk 5 L dk-1 taze gaz akımı uygulandıktan sonra akım 0,4 L dk-1'ya düşürüldü. Grup HF'ye sürekli 2 L dk-1 taze gaz akımı verildi. Her iki grubun hemodinamik parametreleri ve serebral oksijen satürasyonu takip ve kayıt edildi.
Bulgular: Demografik veriler, anestezi ve cerrahi süresi, ekstübasyona ve Aldrete skoru 9’a ulaşma süreleri açısından iki grup arasında fark saptanmadı. Hemodinamik veriler, end-tidal CO2 ve serebral oksijen satürasyonu bakımından iki grup arasında fark gözlenmedi. Grup MF'te tüketilen desfluran miktarı Grup HF’ye göre anlamlı olarak düşüktü (30,5±9,8 mL ile 48,5±12,1 mL; p<0,05).
Sonuç: Kontrollü hipotansiyon uygulanan septorinoplasti hastalarında minimal ve yüksek akımlı anestezinin serebral oksijen satürasyonunda herhangi bir farklılığa sebep olmadığı bulundu. Sonuç olarak minimal akımlı anestezi yöntemi yüksek akımlı uygulamalarımız kadar güvenle kullanılabilir.
Objective: The aim of this study was to analyse the effects of minimal-and high-flow anaesthesia on cerebral oxygenation during septorhinoplasty with controlled hypotension using near-infrared spectroscopy.
Methods: Eighty patients scheduled for septorhinoplasty under general anaesthesia with controlled hypotension were randomised into two groups: minimal-flow (MF) or high-flow (HF). Both groups received desflurane anaesthesia to maintain bispectral index values at 40%-50% and 0.25-0.5 µg kg−1 min−1 i.v. remifentanyl infusion to maintain mean arterial blood pressure between 55 and 65 mmHg. The MF group received 5 L min−1 of fresh gas flow for the first 10 mins then the gas flow was reduced 0.4 L min−1. The HF group received 2 L min−1 of fresh gas flow throughout. Haemodynamic parameters and cerebral oxygen saturation were measured.
Results: There were no statistical differences in demographic variables, duration of anaesthesia and surgery, time to extubation and proceeding to an Aldrete score of 9. There were no statistical differences in haemodynamic parameters, end-tidal CO2 and cerebral oxygen saturation. The amount of desflurane used in the MF group was significantly lower than that used in the HF group (30.5±9.8 mL vs. 48.5±12.1 mL; p<0.05).
Conclusion: MF and HF anaesthesia did not lead to any difference in cerebral oxygen saturation in patients undergoing septorhinoplasty with controlled hypotension. MF anaesthesia may thus be used as safely as HF anaesthesia is.

3.Evaluation of Perioperative Ventilation Strategies: National Survey Study
Levent Özdemir, Mustafa Azizoğlu, Aslınur Sagün, Davud Yapıcı
doi: 10.5152/TJAR.2018.32392  Pages 17 - 23
Amaç: Perioperatif dönemde ventilasyon yönetimlerine bağlı olarak, akciğer hasarı gelişebilmektedir. Bu nedenle koruyucu ventilasyon (KV) uygulamalarında, anestezistlerin tutumları önem kazanmaktadır. Çalışmamızda, Türkiye’deki anestezistlerin ve anesteziyoloji alanında uzmanlık eğitimi alan hekimlerin, perioperatif ventilasyon uygulamalarının anket yoluyla değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Yöntemler: Türk Anesteziyoloji ve Reanimasyon Derneği’ne (TARD) kayıtlı olan tüm hekimlere, elektronik posta aracılığı ile 29 sorundan oluşan anket formu gönderildi. Katılımcılara, perioperatif KV parametreleri olan ideal vücut ağırlığına (VA) göre düşük tidal volüm (TV), ekspirasyon sonu pozitif basınç (PEEP), inspire edilen oksijen oranı (FiO2) kullanımı ve rekruitment manevrası (RM) uygulamalarını içeren sorular yöneltildi. Anketi yanıtlayan 411 hekim çalışmaya alındı. Elde edilen yanıtlardan, KV parametrelerinin uygulanma oranları ve nedenleri karşılaştırıldı. İstatiksel olarak p<0,05 değeri anlamlı olarak kabul edildi.
Bulgular: Katılımcıların %19,4'ü KV uygulamaktadır. Düşük TV'yi tercih edenlerin, ideal vücut ağırlığı ölçüsünü daha çok kullandığı saptanmıştır (p<0,001). En sık tercih edilen PEEP değeri 4-6 cm H2O (p<0,001), ekstübasyonda en sık kullanılan FiO2 oranı 1,0 olup (%60,4), RM uygulama oranı %17,2 olarak bulunmuştur. KV parametrelerinin hepsinin birlikte kullanımı diğer ünvan gruplarına göre, öğretim üyelerinde daha yüksek oranda saptanmıştır.
Sonuç: Bu çalışma ile KV’nin bütün parametreleriyle birlikte uygulanma oranının düşük olduğu saptanmıştır. Parametrelerden ideal VA’ya göre düşük TV ve PEEP uygulaması daha yüksek oranda uygulanırken, RM ve düşük oksijen yüzdesi kullanımı daha az tercih edilmiştir. Perioperatif KV stratejileri faydalı bulunurken, uygulama oranının düşük olmasının, bilgi ve deneyim eksikliklerinin yanında alışkanlıklardan kaynaklanabileceğini, bunun giderilmesi için geniş kapsamlı ve nitelikli eğitim çalışmalarına ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.
Objective: Lung injury can develop in the perioperative period due to ventilation management techniques. Thus, the attitude of anaesthetists on protective ventilation (PV) practice comes into question. In our study, we aimed to evaluate the perioperative ventilation practice of anaesthetists and trainees on anaesthesiology by a survey study.
Methods: Survey form was sent to all doctors registered to TARD via electronic mail. The participants were asked questions involving PV parameters such as low tidal volume (TV) according to ideal body weight (BW), positive end-expiratory pressure (PEEP), FiO2 use and recruitment manoeuvre (RM) application. In total, 411 doctors who answered the survey were included to the study. Application rates of PV parameters and causes were compared within the answers obtained. P<0.05 was accepted statistically significant.
Results: PV was practised by 19.4% of the participants. Those who preferred low TV used ideal BW more frequently (p<0.001). PEEP of 4-6 cm H2O was commonly used (p<0.001). The participants mostly preferred FiO2 of 1.0 (60.4%), and application rate of RM was found to be 17.2%. The use of all PV parameters was detected to be higher among instructors than among other groups.
Conclusion: In our study, application ratio of PV with all its parameters was found to be lower. Among the parameters, while low TV according to ideal BW and PEEP were applied at higher ratios, the use of RM and low oxygen percentage were applied less frequently. While PV was found to be useful in terms of perioperative ventilation strategies, low practice rates may result from habits besides lack of knowledge and experience; comprehensive and quality education studies are needed to overcome this.

4.Comparison between the Baska Mask® and I-Gel for Minor Surgical Procedures Under General Anaesthesia
Roopa Sachidananda, Safiya I Shaikh, Milon Vasant Mitragotri, Vikas Joshi, Dharmesh Arvind Ladhad, Marutheesh Mallappa, Vikram Kemmannu Bhat
doi: 10.5152/TJAR.2018.86729  Pages 24 - 30
Objective: Minor surgical procedures under general anaesthesia require a patent airway without the use of muscle relaxant. Supraglottic airway devices have been widely used for airway management. A study was undertaken to compare first-time insertion success rate, insertion time, sealing pressure and complications between the Baska® mask and I-gel.
Methods: After approval from the institutional ethical committee, a randomised single-blinded study was conducted on 50 American Society of Anesthesiologists’ physical status I and II female patients aged 18-40 years who underwent minor surgical procedures under general anaesthesia. Patients were randomly categorized into two groups of 25 each; group Baska® mask and group I-gel, and the first-time success rate, mean insertion time and sealing pressure were measured. The results were analysed using unpaired t-test, Mann-Whitney U test, Chi-square test and ANOVA. A p value <0.05 was considered to be statistically significant.
Results: The first-time insertion success rate of the Baska® mask was 21/24 (88%) when compared with the I-gel, which was 23/25 (92%) (p=0.585). The insertion time of the Baska® mask was 14.9±6.2 s, whereas that of the I-gel was 14.7±4.4 s (p=0.877). The mean sealing pressure of the Baska® mask was significantly higher when compared with the I-gel (28.9±3.5 vs. 25.9±2.5 cmH2O) (p=0.001).
Conclusion: The Baska® mask had a similar first-time insertion success rate and insertion time as the I-gel. The sealing pressure of the Baska® mask was significantly greater than that of the I-gel. Both devices had complications that were comparable.

5.The Effect of Ibuprofen on Postoperative Opioid Consumption Following Total Hip Replacement Surgery
Yavuz Gürkan, Hadi Ufuk Yörükoğlu, Erdal Işık, Alparslan Kuş
doi: 10.5152/TJAR.2018.48265  Pages 31 - 34
Amaç: Kalça cerrahilerinde postoperatif ağrı genellikle şiddetli olmaktadır. Non-steroid antiinflamatuar ilaçlar postoperatif ağrı tedavisinde opioid tüketimini azaltmak için kullanılmaktadır. Bu çalışmada ipuprofenin total kalça protezi operasyonu sonrasında postoperatif opioid tüketimi üzerine etkisini araştırmayı amaçladık.
Yöntemler: Genel anestezi altında elektif total kalça protezi operasyonu olacak olan hastalar bu randomize, prospektif çift kör çalışmaya dahil edildi. 40 ASA I-II hasta her 6 saatte bir IV 800 mg. ibuprofen ya da plasebo alacak şekilde iki gruba ayrıldı. Cerrahi bitiminde bütün hastalara ayrıca IV 100 mg. tramadol ile IV 1 gr. parasetamol yapıldı ve postoperatif morfin HKA hazırlandı. HKA, 1 mg. bolus doz, 8 dakika kilitli kalma süresi ve saatte maksimum 6 mg. doz olacak şekilde ayarlandı. Ayrıca, postoperatif 1, 6, 12 ve 24. saatlerde hastaların VAS skorları ve 24 saatlik periyottaki toplam morfin tüketimi ile bulantı-kusma insidansı kaydedildi. İstatiksel analiz Mann-Whitney U ve Ki-kare testleri kullanılarak yapıldı.
Bulgular: Postoperatif 24 saat sonrasında VAS skoru ibuprofen grupta daha düşüktü (p: 0,006). Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ibuprofen grupta 24 saatin sonunda toplam morfin tüketimi istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha düşüktü (p: 0,026) (ortalama dozlar sırasıyla 16 mg. ve 24 mg.) Kontrol grupta 5, ibuprofen grupta ise 3 hastada kusma görüldü. Yan etki ya da komplikasyon ile karşılaşılmadı.
Sonuç: Total kalça protezi operasyonu sonrasında IV ibuprofen uygulaması morfin tüketimini anlamlı olarak azaltmıştır.
Objective: Postoperative pain following hip surgery can be severe. Non-steroidal anti-inflammatory drugs are used in the treatment of postoperative pain to reduce opioid consumption. Our aim was to investigate the effect of ibuprofen on postoperative opioid consumption following total hip replacement surgery.
Methods: Patients undergoing elective total hip replacement under general anaesthesia were included into this randomised, prospective and double-blind study. Forty patients classified according to the American Society of Anesthesiologists as Class I and II were randomised to receive 800 mg ibuprofen intravenously (IV) every 6 hours, or placebo. At the end of surgery, all patients were also administered tramadol 100 mg IV and paracetamol 1 gm IV. In the postoperative period, all patients were provided with a morphine PCA device. The PCA device was set to deliver 1 mg bolus dose and had 8 minutes of lockout period and 6 mg 1-hour limit. VAS scores were recorded at 1, 6, 12 and 24 h postoperatively. The incidence of nausea and vomiting, total morphine consumption during the 24 h postoperative period was recorded. The Mann-Whitney U and chi-squared tests were used for statistical analysis.
Results: The VAS score at postoperative 24 h was lower in the ibuprofen group (p=0.006). Morphine consumption at 24 hours was significantly lower at the ibuprofen group compared to the control group (p=0.026) (the mean doses were 16 mg and 24 mg, respectively). Five patients in the control group and 3 patients in the ibuprofen group reported vomiting. No other side effects or complications were observed.
Conclusion: Following total hip replacement surgery, the administration of ibuprofen IV significantly reduced morphine consumption.

6.The Crystalloid Co-Load: Clinically as Effective as Colloid Preload for Preventing Hypotension from Spinal Anaesthesia for Caesarean Delivery
Edward T Riley, Kevin Mangum, Brendan Carvalho, Alexander J Butwick
doi: 10.5152/TJAR.2018.76402  Pages 35 - 40
Objective: Colloid preloading diminishes post-spinal hypotension. However, whether colloid preloading is superior to crystalloid co-loading is uncertain. In this retrospective study, we compared the effects of a colloid preload versus a crystalloid co-load on vasopressor requirements and maternal haemodynamics among women undergoing elective caesarean delivery (CD) with spinal anaesthesia.
Methods: We extracted data from the medical records of 160 healthy women who underwent elective CD with spinal anaesthesia at an academic obstetric centre before and after an institutional fluid-loading protocol change. Patients received a 500 mL 6% hydroxyethyl starch preload or a 1000 mL crystalloid co-load. The primary outcome was the total phenylephrine dose administered from spinal block placement to delivery.
Results: Our cohort comprised 79 women in the colloid group and 77 women in the crystalloid group. The mean phenylephrine use was significantly lower in the colloid group than in the crystalloid group (489±403 μg vs. 647±464 μg, respectively, p=0.02). The maximal drop in systolic blood pressure was greater in the colloid group than in the crystalloid group (36±20 mmHg vs. 29±16 mmHg, respectively, p=0.02). There were no clinically significant differences between the groups in heart rate, blood loss, temperature and Apgar scores.
Conclusion: Vasopressor use was lower in colloid preloading than in crystalloid co-loading. However, differences in all outcome measures were minimal and likely clinically insignificant, suggesting that both fluid-loading techniques are appropriate to use for the prevention of spinal hypotension in women undergoing CD.

7.The APACHE II Score as a Predictor of Mortality After Open Heart Surgery
Mihriban Yalcin, Eda Gödekmerdan, Kaptani Derya Tayfur, Serkan Yazman, Melih Ürkmez, Yusuf Ata
doi: 10.5152/TJAR.2018.44365  Pages 41 - 47
Amaç: Akut Fizyoloji ve Kronik Sağlık Değerlendirmesi (APACHE) yoğun bakım hastaları için hastalık ciddiyeti sınıflama sistemidir. Bu çalışmanın amacı kardiyak cerrahi sonrası hastalarda mortalite için en yaygın olarak kullanılan skorlama sistemlerinden olan APACHE II nin öngörü yeteneğini değerlendirmektir. APACHE II nin açık kalp cerrahisi sonrası sonuçları öngörüp göremeyeceğini araştırdık.


Yöntemler: Bu retrospektif çalışma 2013 Ağustos-2015 Aralık döneminde kalp cerrahisi sonrası Ordu Devlet Hastanesi Kalp Damar Cerrahisi Yoğun Bakım Ünitemize kabul ettiğimiz erişkin hastaları kapsar. Bu çalışmada, ROC eğrisinin altındaki alan (AUC) değerleri APACHE II modeli için hesaplanmıştır.
Bulgular: Çalışmaya iki yıl boyunca tedavi edilen, yaş ortalaması 64,77±10,148 yıl olan 600 hasta dahil edildi. Bunlardan 180 hasta (%30,0) kadındı. Yoğun bakım mortalite oranı %8,33’tü, ortalama yoğun bakım kalış süresi 4,210±6,913 gündü. Ortalama EuroSCORE 3,890±2,565 ve ortalama APACHE II 6,790±3,617 idi. APACHE II için AUC değeri 0,743 EuroSCORE için 0,767 idi.
Sonuç: Çalışma verilerine göre, APACHE II risk modeli Türk toplumunda açık kalp cerrahisi uygulanan hastalarda, mortalitenin belirleyicisi olarak kullanılabilir.
Objective: The Acute Physiology and Chronic Health Evaluation (APACHE) severity of disease classification system, which is one of the most widely used scoring systems to predict mortality, is used for intensive care units (ICU) patients. This study aimed to evaluate the predictive ability of APACHE II for mortality in patients after undergoing cardiac surgery. We studied if APACHE II could successfully predict the outcome in post-cardiac surgery patients.
Methods: This study involved retrospective data collection of all adult patients who were admitted to Ordu State Hospital cardiovascular surgery ICU following cardiac surgery from August 2013 to December 2015. Area under the receiver operating characteristic (ROC) curve (AUC) values were calculated for the APACHE II model.
Results: During the two years of data collection, we included 600 patients with a mean age of 64.77±10.148 years. Of these, 180 (30.0%) were females. The ICU mortality rate was 8.33%, and the mean length of ICU stay was 4.210±6.913 days. The mean pre-operative EuroSCORE was 3.890±2.565, and the mean pre-operative APACHE II score was 6.790±3.617. The AUC values for APACHE II and EuroSCORE were 0.743 and 0.767, respectively.
Conclusion: The APACHE II model can be used to predict mortality in a Turkish population of patients who have undergone cardiac surgery.

8.Prognostic Value of Blood Lactate and Lactate Clearance in Refractory Cardiac Arrest Treated by Extracorporeal Life Support
Romain Jouffroy, Anastasia Saade, Pascal Philippe, Pierre Carli, Benoit Vivien
doi: 10.5152/TJAR.2018.96992  Pages 48 - 54
Objective: During cardiac arrest (CA) resuscitation, an ‘ischaemia-reperfusion’ syndrome occurs leading to multiorgan failure reflected by an increase in blood lactate. Blood lactate is a diagnosis and prognosis biomarker in extracorporeal life support (ECLS), but its kinetic appears more informative to assess a patient’s outcome. The aim of the present study was to describe the prognostic value of blood lactate and lactate clearance (LC) 3 (H3) and 6 h (H6) after the initiation of ECLS in the treatment of refractory CA.
Methods: Patients admitted to the intensive care unit for refractory CA were included. Lactate measurements were performed at the initiation of ECLS (H0) and at H3 and H6 upon the initiation of ECLS. LC was measured from 0 to 3 h (LC03), 0 to 6 h (LC06) and 3 to 6 h (LC36). The primary endpoint was in-hospital mortality within 28 days.
Results: Sixty-six patients were enrolled in the study. Lactate levels were higher in deceased patients. Increased mortality was observed with increasing levels of lactate at H3 and H6 and with decreasing LC03. Using logistic regression, an association was observed between mortality and lactate at H3 with an odds ratio (OR) of 1.21 (95% confidence interval (CI) 1.05-1.42); LC03, OR of 0.93 (95% CI 0.87-0.99) and LC06, OR of 0.96 (95% CI 0.92-0.99).
Conclusion: Blood lactate and LC within the first 3 h of ECLS in refractory CA are associated with mortality. LC is a more relevant parameter than blood lactate, taking into account both the production and elimination of lactate. We suggest to preferentially use LC to assess the patient’s outcome.

9.Brain Death and Organ Donation in Paediatric Intensive Care Unit
Sengül Özmert, Feyza Sever, Ganime Ayar, Mutlu Uysal Yazıcı, Dilek Kahraman Öztaş
doi: 10.5152/TJAR.2019.43726  Pages 55 - 61
Amaç: Bu çalışmada hastanemiz çocuk yoğun bakım ünitesinde son sekiz yılda saptanan beyin ölümü (BÖ) olgularının retrospektif olarak incelenmesi amaçlanmıştır.
Yöntemler: Yirmiüç çocuk olguların arşiv dosyaları ve bilgisayar kayıtları incelendi. Yaş, cinsiyet, beyin ölümüne neden olan tanılar, Pediatric risk of mortality (PRISM III) skoru, BÖ şüphesi ile BÖ tanısının konulması arasında geçen süre, kullanılan ek testler, BÖ sonrası gelişen komplikasyonlar ve BÖ tanısı sonrası kardiyak arrest gelişme süreleri kaydedildi.
Bulgular: Hastaların yaş ortalamaları 6,8±5.5 yıl idi. En sık BÖ nedeninin intrakraniyal kanama (%30,4) olduğu tespit edildi. BÖ şüphesi oluştuğu andan itibaren tanı koyma süresi ortalama 5,9±6.2 gün olarak bulundu. Olguların % 61 ‘inde apne testi yanında Elektroensefalografi (EEG) çekilmiş, %39 ’unde (n=9) radyolojik görüntüleme yöntemleri kullanılmıştır. Komplikasyon olarak % 34,7 olguda hipotermi, %4,3 ‘ünde diabetes insipitus (DI), %43,4’inde hem diabetes insipitus hem de hipotermi geliştiği tespit edilmiştir. Hastaların PRISM skoru ortalaması 22±9.2 bulunmuştur. Aile bağış oranı %17 idi. BÖ tanısı sonrası donör olmayan ve medikal desteği azaltılan olgularda kardiyak arrest gelişme süresi ortalama 6,9±7.4 gün olarak tespit edildi.
Sonuç: Yoğun bakımda nörolojik açıdan prognozu kötü olan her hastada BÖ gelişebileceği düşünülmeli ve gecikme olmadan BÖ tanısını konmalıdır. Aile görüşmelerinin deneyimli ve eğitimli bir koordinatör tarafından yapılması ile bağış oranı artacaktır.
Objective: The purpose of the present study was to retrospectively analyse the brain death (BD) cases that were specified within the last 8 years in the paediatric intensive care unit of our hospital.
Methods: Archive files and computer records of 23 paediatric cases were analysed. Data on age, gender, conditions that caused BD, paediatric risk of mortality (PRISM III) scores, time between suspicion of BD and issuing of BD report, confirmatory tests used, complications that occurred following the diagnosis of BD and time to cardiac arrest development after diagnosis of BD were recorded.
Results: The average age of the patients was 6.8±5.5 years. The most frequent cause of BD was intracranial haemorrhage (30.4%). The mean time to diagnosis after BD suspicion was 5.9±6.2 days. Electroencephalography was performed in 61% of the patients in addition to the apnoea test. Radiological imaging methods were used in 39% of the patients (n=9). Of the cases, 34.7% developed hypothermia, and 4.3% developed diabetes insipidus (DI). Among them, 43.4% had both DI and hypothermia. The mean PRISM score was calculated as 22±9.2. The donation rate of the families was 17%. The mean time to cardiac arrest development after diagnosis of BD was 6.9±7.4 days in non-donor cases where medical support had been reduced.
Conclusion: Any patient with a neurologically poor prognosis in the intensive care unit should be considered to develop BD and diagnosed with BD without delay. The donation rate will increase if family interviews are done by an experienced and educated coordinator.

10.An Analysis of Patients Followed Up in the Intensive Care Unit with the Diagnosis of Acute Respiratory Distress Syndrome
Ömer Kubat, Erhan Gökçek, Ayhan Kaydu
doi: 10.5152/TJAR.2018.27122  Pages 62 - 68
Amaç: Çalışmada Yoğun Bakım Ünitemizdeki akut solunum sıkıntısı sendromu (ARDS) hastalarında mortalite üzerine etkili olabileceğini düşündüğümüz faktörleri incelemeyi amaçladık.
Yöntemler: Çalışmamızda Ocak 2009 ile Ocak 2013 tarihleri arasında hastanemiz Yoğun Bakım Ünitesinde ARDS tanısı alan 100 hastanın(61’erkek, 39’u kadın ) genel özellikleri, etiyolojik ve prognostik faktörleri, akciğer koruyucu mekanik ventilasyon uygulamaları ( özellikle alveollerin aşırı distansiyonundan sakınmak için öngörülen VT’ de kısıtlama sonucu oluşan permisif hiperkapni), laboratuar değerleri, mortalite ve multiorgan disfonksiyonu oranları, APACHE II, LİS, GKS, SOFA skoru, Arteriyel kan gazı parametreleri, PaO2/FiO2 oranı değerlerinin mortalite üzerine etkileri ile hayatını kaybeden ve sağ kalan hastaların karşılaştırılması amaçlanmıştır.
Bulgular: İncelemeye alınan ARDS tanısı alan hastaların 61’i erkek,39’u kadın idi. Hastaların ortalama yaşı 57,0 ± 13,0 (20-82) ve yoğun bakım ünitesinde kalış süreleri 38,7 ± 13 idi.ARDS olan hastaların etiyolojik nedenleri incelendiğinde; Pnömoni 37 hasta, travma(araç içi, araç dışı ve diğer kazalar) 14 hasta, sepsis 19 hasta, akciğer kontüzyonu 9 hasta, akciğer dışı enfeksiyon 6 hasta, intoksikasyon 5 hasta, çoklu kan transfüzyonu 4 hasta, ateşli silah yaralanması 4 hasta ve akut pankreatit 2 hasta olarak bulundu. Hastalardan 44’ü hayatını kaybetmiştir.
Sonuç: ARDS hastalarında erken tanı ve yoğun bakım desteği, akciğer koruyucu mekanik ventilasyon stratejisi ve permisif hiperkapni sağ kalımı artırmaktadır.
Objective: To examine the factors thought to have an effect on the mortality of patients with acute respiratory distress syndrome (ARDS) in the intensive care unit (ICU).
Methods: A retrospective evaluation of 100 patients diagnosed with ARDS in the ICU between January 2009 and January 2013 was made. Surviving and deceased patients were compared with respect to the effect of the general characteristics, aetiological and prognostic factors, mechanical ventilation (MV) applications (especially permissive hypercapnia resulting from the restriction of the tidal volume predicted to avoid excessive distention of the alveoli), laboratory test values, multiorgan dysfunction rates, Acute Physiologic Assessment and Chronic Health Evaluation II score, Lung Injury Score, Glasgow Coma Score, Sequential Organ Failure Assessment scores, arterial blood gas parameters and partial pressure of arterial oxygen/fraction of inspired oxygen ratio values on mortality.
Results: There were 100 patients with ARDS comprising 61 males and 39 females with a mean age of 57.0±13.0 (range: 20-82) years and length of stay in the ICU of 38.7±13 days. The aetiological causes of ARDS were determined as pneumonia in 37 patients, trauma (traffic accidents inside or outside the vehicle and other accidents) in 14, sepsis in 19, pulmonary contusion in 9, non-pulmonary infection in 6, intoxication in 5, multiple blood transfusions in 4, firearms injury in 4 and acute pancreatitis in 2. Forty-four patients died.
Conclusion: Survival rates were increased in patients with ARDS with early diagnosis and ICU support, lung protective MV strategy and permissive hypercapnia.

CASE REPORT
11.Treatment of Anaphylaxis to Rocuronium with Sugammadex: A Case Report with Bronchospasm as the Only Symptom
Itziar De La Cruz, Carlos Errando, Susana Calaforra
doi: 10.5152/TJAR.2019.21298  Pages 69 - 72
Anaphylaxis during anaesthesia is a rare event occurring in up to 1: 20,000 anaesthetics and in 33%-63% neuromuscular blocking agents are involved. Several case reports suggested the effectiveness of sugammadex in the treatment of rocuronium-induced anaphylactic shock refractory to conventional treatment. We report a case of anaphylactic reaction to rocuronium that caused isolated respiratory symptoms and showed no improvement in oxygen saturation after intravenous corticosteroids and intratracheal beta-2 agonists and that was successfully treated with sugammadex. The underlying pathophysiological mechanisms that explain the potential beneficial effect of sugammadex in this context are not completely known. We briefly review the literature regarding this topic.

12.Distal Limb Reperfusion During Percutaneous Femoral Arterial Cannulation for Veno-Arterial Extracorporeal Membrane Oxygenation in an Adult Patient
Aynur Camkıran Fırat, Atilla Sezgin, Arash Pirat
doi: 10.5152/TJAR.2018.96977  Pages 73 - 76
Femora-femoral kanülasyon sonrası özellikle alt ekstremite distalinde iskemi ve kompartman sendromu görülebilir. İskemi ihtimalini azaltmak için çeşitli teknikler kullanılarak ipsilateral ekstremitenin reperfüzyonu sağlanmaktadır. ECMO için yapılan femoral kanülasyonun neden olduğu arteriyel yetmezlik alt ekstremitenin yeniden perfüzyonu ile önlenebilir. Profilaktik süperfisyal arterin kanülasyonu ise hem işlem kolaylığına hem de perfuzyon problemi yaşanmamasına neden olur. Burada süperfisyal femoral arter kanülasyonu yaparak alt ekstremite reperfüzyonu sağlanan hasta sunulmaktadır.
Ischemia and compartment syndrome may be seen, especially in the distal limb, after femora-femoral cannulation for extracorporeal membrane oxygenation (ECMO). Several techniques have been used to decrease the rate of complications. Arterial hypoxemia may be prevented by reperfusion with distal limb. Prophylactic superficial femoral artery cannulation results in ease in operation and prevents perfusion. In the present case, we present prophylactic superficial femoral artery cannulation for limb reperfusion.

LETTER TO THE EDITOR
13.Ascaris Worm in Vomitus Post-Abortion: Beware!
Nisha Gowani, Rachana Chhabria
doi: 10.5152/TJAR.2019.00334  Pages 77 - 78
Abstract | Full Text PDF

14.Dexmedetomidine versus Propofol Along with Scalp Block for Chronic Subdural Haematoma Evacuation Under Monitored Anaesthesia Care: Which is Better?
Habib Md Reazaul Karim
doi: 10.5152/TJAR.2018.13914  Pages 79 - 80
Abstract | Full Text PDF