Turk J Anaesthesiol Reanim: 46 (6)
Volume: 46  Issue: 6 - Aralık 2018
Hide Abstracts | << Back
EDITORIAL
1.Editorial
Yalim Dikmen
Page I

EDITORIAL COMMENT
2.Editorial Comment
Zuhal Zeynep Aykaç
doi: 10.5152/TJAR.2018.32549  Pages 409 - 410

CLINICAL RESEARCH
3.A Pilot Project Using Eye-Tracking Technology to Design a Standardised Anaesthesia Workspace
Jaber Hanhan, Roderick King, T. Kyle Harrison, Alex Kou, Steven K. Howard, Lindsay K. Borg, Cynthia Shum, Ankeet D. Udani, Edward R. Mariano
doi: 10.5152/TJAR.2018.67934  Pages 411 - 415
Amaç: Güvenli geçiş prosedürlerinin en yüksek seviyeye çıkarılması, hasta güvenliğini sağlar. Anesteziyoloji uygulamaları her zaman öncelikli olarak daha iyi iletişim araçları geliştirmeye odaklanmıştır. Bununla birlikte, bu araçlar anestezi çalışma alanının fiziksel düzenini göz ardı etme eğilimindedir. Anestezi çalışma alanının standartlaştırılması, hasta güvenliğini artırma potansiyeline sahiptir. Tasarım sürecinde son kullanıcının geri bildirimi ve objektif veriler de dikkate alınmalıdır.
Yöntemler: Bu pilot proje, üniversiteye bağlı bir Gazi hastanesinde göz izleme teknolojisini kullanarak standart bir anestezi çalışma alanı tasarlamayı amaçlamaktadır. On iki anestezi uzmanı, beş klinik senaryoyu temsil eden bir dizi görüntüyü incelediler. Her birinin, anestezi çalışma alanında yaygın olarak bulunan belirli gereçleri aramaya yönlendiren bir sorusu vardı. Göz izleme teknolojisini kullanarak, katılımcıların bakış verileri kaydedildi. Bu veriler, çalışma alanında en fazla bakış sabitlenmesi sayısı alan belirli alanların ısı haritalarını oluşturmak için kullanıldı.
Bulgular: Laringoskop ve propofolun anestezi uzmanına en yakın mesafede, çalışma alanının sol tarafında en yüksek bakış sabitlenmesi oranlarına sahip olduğu bulundu. En yüksek yüzdesel sabitlenme oranının (%33) çalışma alanının sağ tarafında olmasına rağmen, Atropin, anestezi arabasının üzerinde odaklanmış bakışların %25'ini almıştır.
Sonuç: Yapılan analizler, anestezi uzmanlarının laringoskop ve propofolu daha kolay ulaşılır lokasyonlarda tuttuklarını ancak acil ilaçların daha uzakta olduklarını göstermiştir. Göz izleme tasarım sürecini etkileyecek objektif veriler sağladığından, bireysel uygulamalar için standartlaştırılmış anestezi çalışma alanı şablonları geliştirilirken yararlı olabilir.
Objective: Maximising safe handoff procedures ensures patient safety. Anaesthesiology practices have primarily focused on developing better communication tools. However, these tools tend to ignore the physical layout of the anaesthesia workspace itself. Standardising the anaesthesia workspace has the potential to improve patient safety. The design process should incorporate end user feedback and objective data.
Methods: This pilot project aims to design a standardised anaesthesia workspace using eye-tracking technology at a single university-affiliated Veterans Affairs hospital. Twelve practising anaesthesiologists observed a series of images representing five clinical scenarios. Each of these had a question prompting them to look for certain items commonly found in the anaesthesia workspace. Using eye-tracking technology, the gaze data of participants were recorded. These data were used to generate heat maps of the specific areas of interest in the workspace that received the most fixation counts.
Results: The laryngoscope and propofol had the highest percentages of gaze fixations on the left-hand side of the workstation, in closest proximity to the anaesthesiologist. Atropine, although the highest percentage of gaze fixations (33%) placed it on the right-hand side of the workstation, also had 25% of gaze fixations centred over the anaesthesia cart.
Conclusion: Gaze fixation analyses showed that anaesthesiologists identified locations for the laryngoscope and propofol within easy reach and emergency medications further away. Because eye tracking can provide objective data to influence the design process, it may be useful when developing standardised anaesthesia workspace templates for individual practices.

4.Identification of Various Perioperative Risk Factors Responsible for Development of Postoperative Hypoxaemia
Ashutosh Kaushal, Puneet Goyal, Sanjay Dhiraaj, Aarti Agarwal, Prabhat Kumar Singh
doi: 10.5152/TJAR.2018.82160  Pages 416 - 423
Amaç: Çalışmanın amacı postoperatif hipoksemiden sorumlu olabilecek risk faktörlerini, günümüzdeki cerrahi hastaların değişen profili ve daha iyi ancak daha kompleks perioperatif bakımı dikkate alarak belirlemektir.
Yöntemler: Bu prospektif gözlemsel çalışma, yaşları 18 ile 65 arasında değişen ve genel anestezi altında elektif cerrahi uygulanan hastalarda yapıldı. Oksijen satürasyonu indüksiyon öncesi ameliyathanede ve ameliyat sonrası 72 saat boyunca izlendi. SpO2 değeri >%94 ise hastalar oda havasında tutuldular. SpO2 değeri %90 ile %94 arasında ise, hastalara yüz maskesi ile oksijen tedavisi verildi (5-6 litre min-1 akış hızı). Maske ile verilen oksijen tedavisine rağmen SpO2 değeri %89 ve %85 arasında ise, Bifazik Pozitif Havayolu Basıncı (BIPAP) uygulandı. Yüz maskesiyle tedaviye rağmen SpO2 değeri <%85 ise veya hasta BIPAP ile SpO2>%90 değerini sürdüremiyorsa, hasta entübe edildi ve ventilasyon desteği sağlandı.
Bulgular: Çalışmada 452 hastadan 61’inde oksijen tedavisi gerektiren SpO2<%94 değeri gelişti (%13,5). 51 hastaya yüz maskesi ile oksijen tedavisi, 8 hastaya BIPAP ve 2 hastaya da endotrakeal entübasyon ile birlikte ventilasyon desteği uygulandı. Yaş, beden kitle indeksi (BKİ), sigara içme durumu, preoperatif solunum hastalığı varlığı ile başlangıçta ve anestezi sonrası bakım ünitesine (PACU) transfer edildikten hemen sonra ölçülen SPO2 değeri (oda havasında) ile postoperatif oksijen tedavisi arasında bağımsız bir ilişki bulundu.
Sonuç: Postoperatif hipoksemi riski 51-65 yaş arası, BKİ 30’un üzerinde olan, çalışma zamanında ve önceden sigara içen, önceden var olan solunum hastalığı, kronik obstrüktif akciğer hastalığı olan ve başlangıçta ya da PACU’ya geçtikten sonra %96 veya daha az oksijen satürasyon değeri olan hastalarda daha yüksekti. Cerrahi insizyon türü, cerrahi süresi ve uygulanan opioid dozu bağımsız risk faktörleri değildi.
Objective: Identification of risk factors that might be responsible for postoperative hypoxaemia, in view of changing profile of surgical patients and better but more complex perioperative care nowadays.
Methods: We conducted a prospective observational study that included patients aged 18-65 years, who underwent elective surgery and required general anaesthesia. Oxygen saturation was monitored before the induction in operating room and continued 72 hours post-surgery. Patients were maintained on room air if SpO2 remained >94%. If SpO2 was between 90% and 94%, then patients were provided oxygen therapy via face mask (flow rate at 5-6 litre min-1). If SpO2 was between 89%-85% despite oxygen therapy with face mask, the Bilevel Positive Airway Pressure (BiPAP) was applied. If SpO2 was <85% despite therapy with face mask, or if patient was unable to maintain SpO2>90% on BiPAP, then patient was intubated, and ventilatory support was provided.
Results: Out of 452 patients, 61 developed SpO2 ≤94% requiring oxygen therapy (13.5%). Oxygen therapy by face mask was required in 51 patients, BiPAP in 8 and ventilatory support with endotracheal intubation in 2. Age, body mass index (BMI), smoking status, presence of preoperative respiratory disease, SPO2 (on room air) at baseline and immediately after the transfer to the post-anaesthesia care unit (PACU) were independently associated with postoperative oxygen therapy.
Conclusion: The risk of postoperative hypoxaemia was highest in patients aged 51–65 years, BMI higher than 30, current and former smokers, pre-existing respiratory disease, chronic obstructive pulmonary disease, patients with 96% oxygen saturation or less at baseline or after shifting to PACU. The type of surgical incision, duration of surgery and dose of opioids administered were not independent risk factors.

5.Comparison of Metoprolol and Tramadol with Remifentanil in Endoscopic Sinus Surgery: A Randomised Controlled Trial
Başar Erdivanlı, Özlem Çelebi Erdivanlı, Ahmet Şen, Abdullah Özdemir, Ersagun Tuğcugil, Engin Dursun
doi: 10.5152/TJAR.2018.28999  Pages 424 - 433
Amaç: Fonksiyonel endoskopik sinüs cerrahisinde mukozal kanamayı sınırlandırmak amacıyla sıklıkla kontrollü hipotansiyon uygulanır. Bu hipotansiyon yaşlı hastalar ve arteriyel stenozu olan hastalarda zararlı olabilir. Bu pilot çalışmada, yeterli analjeziyle desteklenen, belirgin vazodilatasyon yaratmayan, normotansif bir anestezi tekniğinin intraoperatif kanamayı azaltmadaki etkinliğinin ve vazodilatasyonla ve değişken hızlı sürekli infüzyonla ilişkili hemodinamik yan etkileri araştırılması amaçlandı.
Yöntemler: Üçüncü basamak hastanede yapılan bu çift kör randomize kontrollü çalışmada, 88 hasta iki gruba randomize edildi: Gruplara intravenöz yoldan ya anestezi indüksiyonu sonrası 0,1 mg kg-1 metoprolol ve 1 mg kg-1 tramadol uygulandı (Grup MT); ya da anestezi indüksiyonu sonrası 0,5 µg kg-1 remifentanil bolus dozu ve devamında 0,25-0,5 µg kg-1 dakika-1 remifentanil infüzyonu uygulandı (Grup R). Primer sonuçlar cerrahi sahanın kalitesi, ve cerrahi süresince hemodinamik yan etkilerin sıklığıydı. Sekonder sonuçlar intraoperatif kanama skorunun 3’ün altına düşmesi için gereken süre, kanama hızı, serebral rejyonel oksimetride değişikliklerdi.
Bulgular: Çalışmaya alınan 105 hastadan 88’i randomize edildi. Medyan intraoperatif kanama skoru her iki grupta benzerdi (1, çeyrekler açıklığı 1-1, p=0,69). Ortalama kanama hızı Grup MT’de daha düşüktü fakat fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,052, %95 güven aralığı 0-8,8). Grup MT’de hipotansiyon, bradikardi, serebral desatürasyon gözlenmezken, Grup R’de 3 hastada hipotansiyon (%7), 18 hastada bradikardi (%41), 2 hastada serebral desatürasyon (%5) gözlendi (sırasıyla p=0,241, p<0,001, p=0,474).
Sonuç: Yeterli analjezi ve stres yanıtının baskılanması, ek hipotansiyon gerekmeden stabil kalp hızı ve kansız bir cerrahi saha sağlayabilir. Bu normotansif anestezi tekniği, stenotik arterlere veya iskemik organ hastalıklarına sahip hastalarda yararlı olabilir.
Objective: Objective: Controlled hypotension is commonly induced during functional endoscopic sinus surgery to limit mucosal bleeding. This may be detrimental to elderly patients and patients with arterial stenosis. The aim of this pilot study was to determine if a normotensive anaesthetic technique with sufficient analgesia and without profound vasodilation may reduce intraoperative bleeding and incidence of adverse haemodynamic effects associated with vasodilation and variable rate continuous infusions.
Methods: In this double-blind randomised controlled trial in a tertiary care centre, a total of 88 patients were randomised to receive intravenously either 0.1 mg kg−1 metoprolol and 1 mg kg−1 tramadol following anaesthesia induction (MT group) or a bolus dose of 0.5 µg kg−1 remifentanil following anaesthesia induction, followed by 0.25-0.5 µg kg−1 min−1 remifentanil infusion (R group). The primary outcome was quality of surgical field and incidence of adverse haemodynamic effects. The secondary outcomes were time to achieve intraoperative bleeding score <3, bleeding rate and changes in cerebral regional oximetry.
Results: A total of 105 patients were recruited, in which 88 were randomised. The median intraoperative bleeding score was similar (1, interquartile range: 1-1, p=0.69). The mean bleeding rate was lower in the MT group, although the difference was not significant (p=0.052, 95% CI 0 to 8.8). Hypotension, bradycardia and cerebral desaturation in the MT group were not observed compared to hypotension in 3 (7%), bradycardia in 18 (41%) and cerebral desaturation in 2 (5%) patients in the R group (p=0.241, p<0.001, p=0.474, respectively).
Conclusion: Providing sufficient analgesia and eliminating stress response can provide stable heart rate and good surgical field with no need for additional hypotension. This normotensive technique may be useful in patients with stenotic arteries or ischaemic organ diseases.

6.Haemodynamic Response to Four Different Laryngoscopes
Demet Altun, Achmet Ali, Emre Çamcı, Anıl Özonur, Tülay Özkan Seyhan
doi: 10.5152/TJAR.2018.59265  Pages 434 - 440
Amaç: Bu prospektif randomize çalışmanın amacı normal havayoluna sahip hastalarda dört farklı laringoskopun (Macintosh direkt laringoskop-klasik laringoskop (CL), McCoy (MC), C-Mac video-laringoskop (CM) ve McGrath video- laringoskop (MG)) trakeal entübasyon sırasında oluşan hemodinamik cevaba etkisini araştırmaktır.
Yöntemler: Yüz altmış hasta dahil edildi. Takip edilen hemodinamik ölçümler, entübasyondan hemen sonra (T2) ve bir dakikalık aralıklarla (T3-T4-T5-T6-T7) 5 dakika süreyle gerçekleştirildi. Çalışmanın primer sonucu, dört farklı laringoskop ile tetiklenen kalp hızı (KH) ve sistolik kan basıncı (SKB) değişimi olup entübasyon zamanı, entübasyon girişimi sayısı, stile veya ek manipülasyon ihtiyacı, glottik görüntü (Cormach-Lehane skalası) ve entübasyon prosedürünün yol açtığı travmatik komplikasyonlar ikincil sonuçlar olarak kaydedildi.
Bulgular: CL, MC ve CM gruplarında T2'de laringoskopi ve entübasyonun tamamlanması ile kalp atım hızı değerleri önemli derecede arttı. MG'de KH ve SKB'da daha düşük dalgalanma gözlendi. MG'de kalp hızı ve kan basıncında daha düşük dalgalanma gözlendi. Entübasyon için gerekli süre MG grubunda anlamlı olarak daha kısaydı (p<0,001). Entübasyon girişimi sayısı, stile ihtiyacı ve Cormach-Lehane skalasına göre elde edilen glottik görüş açısından laringoskoplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Gruplardan daha az hasta MG ve CM diğer iki gruba kıyasla orta ve şiddetli boğaz ağrısı yaşadı. Ek olarak, MG ile entübasyon süresi daha kısa ve boğaz ağrısı insidansı daha düşük bulundu.
Sonuç: McGrath video-larinkoskopu CL, MC ve CM ile karşılaştırıldığında daha az hemodinamik uyarıya neden olmaktadır. Çalışmamızın bulgularına göre; MG ile yapılan trakeal entübasyonun, kısa entübasyon süresi ile kardiyovasküler stres yanıtlarının önlenmesinde ve de boğaz ağrısının daha az olmasına neden olması açısından avantajlı olduğunu düşünüyoruz.
Objective: In this prospective randomized study, we aimed to evaluate the effect of tracheal intubation with four different laryngoscopes [Macintosh direct laryngoscope-classic laryngoscope (CL), McCoy (MC), C-Mac video-laryngoscope (CM) and McGrath video-laryngoscope (MG)] on haemodynamic responses in patients with a normal airway.
Methods: One hundred and sixty patients were included. Succeeding haemodynamic measurements were performed immediately after intubation (T2) and for 5 min with 1-min intervals (T3-T4-T5-T6-T7). The primary outcome was the heart rate (HR) and systolic blood pressure (SBP) change triggered by the four different laryngoscopes. The intubation time, the number of intubation attempts, need for stylet or additional manipulation, glottic view and traumatic complications caused by intubation procedure were recorded as secondary outcomes.
Results: HR values significantly increased with the completion of laryngoscopy and intubation at T2 for the CL, MC and CM groups. Lesser fluctuation in HR and SBP was observed in the MG group. Intubation time was significantly shorter in the MG group (p<0.001). There was no statistically significant difference between the groups regarding the number of intubation attempts, need for stylette and glottic view. Fewer patients in the MG and CM groups experienced a moderate and severe sore throat than in the other two groups. Shorter intubation time and lesser sore throat incidence were observed in the MG group.
Conclusion: MG offers less haemodynamic stimulation than CL, MC, and CM. Our findings showed that tracheal intubation with MG is advantageous in preventing cardiovascular stress responses with short intubation time and less sore throat incidence.

7.Evaluation of the Effect of Regional Anaesthesia on Microvascular Free Flaps
Kavitha Jayaram, Prasad Rao, Indira Gurajala, Gopinath Ramachandran
doi: 10.5152/TJAR.2018.91129  Pages 441 - 446
Amaç: Mikrovasküler serbest flep cerrahilerinin başarısını etkileyen çeşitli faktörler vardır. Anestezi mikrovasküler serbest fleplerin başarı oranını, hemodinamikleri kontrol ederek ve serbest vaskülerize dokunun perfüzyonunu geliştirerek maksimize eden önemli bir faktördür. Serbest doku transferi için rejyonal ve genel anestezinin kullanılırlığına dair tartışmalar devam etmektedir. Bu retrospektif çalışma rejyonal anestezinin ve diğer perioperatif faktörlerin mikrovasküler serbest fleplerin sonuçları üzerindeki etkilerini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır.
Yöntemler: Enstitü Etik Kurulundan (Nizams Enstitüsü Etik Kurulu, Nizams Tıp Bilimleri Enstitüsü, Hindistan) onay alındıktan sonra yapılan bu retrospektif gözlemsel çalışma Ocak 2014 ve Aralık 2015 tarihleri arasında mikrovasküler serbest flep cerrahisi geçiren 165 hasta üzerinde gerçekleştirildi. İncelenen perioperatif değişkenler cerrahi tipi, endikasyon, ASA fiziksel durum, anestezi türü, perioperatif hemodinamikler, kullanılan sıvılar, cerrahi süresi, re-eksplorasyonlar, kan transfüzyonu ve hastanede kalma süresini içerdi. Rejyonal anestezinin serbest flep başarısı üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi primer sonuç ölçümüydü.
Bulgular: Çok değişkenli analizle, preoperatif hemodinami ve anestezi türü flep başarısızlığının öngörülmesi açısından, sırasıyla 0,208 ve 7,469 odds oranları ile, bağımsız risk faktörleri olarak belirlendi. Elli beş akut travma hastasının alt grup analizinde, preoperatif hemodinamik instabilite 11,90 odds oranı ile, greft başarısızlığı için bağımsız bir risk faktörü olarak ortaya konuldu.
Sonuç: Bu çalışmanın sonuçları serbest flep cerrahilerinin başarısını artırmada anestezi seçiminin ve preoperatif optimizasyonun önemini vurgulamaktadır.
Objective: Multiple factors influence the success of microvascular free flap surgeries. Anaesthesia is an important factor to maximise the success rate of microvascular free flaps both by controlling haemodynamics and improving the perfusion of free vascularised tissue. The debate on the usefulness of regional and general anaesthesia for free tissue transfer is ongoing. This retrospective study was conducted to evaluate the effects of regional anaesthesia and other perioperative factors on outcomes of microvascular free flaps.
Methods: This retrospective observational study was conducted on 165 patients undergoing microvascular free flap surgeries between January 2014 and December 2015 after obtaining approval from the Institutional Ethics Committee (Nizams Institute Ethics Committee, Nizams Institute of Medical Sciences, India). Perioperative variables analysed included the type of surgery, indication, ASA physical status, type of anaesthesia, perioperative haemodynamics, fluids used, duration of surgery, re-explorations, blood transfusion and duration of hospital stay. The primary outcome measure was to assess the effect of regional anaesthesia on the success of free flap.
Results: Multivariate analysis identified the type of anaesthesia and preoperative haemodynamics as independent risk factors for predicting the failure of flap with an odds ratio of 0.208 and 7.469, respectively. A subgroup analysis of 55 acute trauma patients revealed preoperative haemodynamic instability as an individual independent risk factor for graft failure with an odds ratio of 11.90.
Conclusion: The results of this study emphasise the importance of the choice of anaesthesia and preoperative optimisation in improving the success of free flap surgeries.

8.The Effects of Lidocaine with Epinephrine on Bupivacaine-Induced Cardiotoxicity
Ersöz Gonca, Duygu Çatlı
doi: 10.5152/TJAR.2018.64624  Pages 447 - 452
Amaç: Bupivakain bölgesel anestezide kullanılan lokal anestetik bir maddedir. Bir sodyum kanal blokeri olan lidokain epinefrin ile kombine olarak bölgesel anestezide kullanılmaktadır. Bu çalışmanın amacı, sıçanlarda farklı dozlarda verilen epinefrinli lidokain’in (EL) bupivakain kardiyotoksisitesi üzerine etkilerini araştırmaktır.
Yöntemler: Çalışmamızda 24 adet erkek Wistar albino türü sıçan 4 gruba ayrıldı. I) Kontrol, II) EL, 1 mg kg-1, III) EL, 3 mg kg-1 ve IV) EL, 6 mg kg-1. Bupivakain tüm gruplarda anestezi verilmiş sıçanlara IV yolla 3 mg kg-1 dk-1 dozda asistoli görülene kadar verildi. EL 1, 3 ve 6 mg kg-1 dk-1 dozda bupivakain ile eş zamanlı olarak infüzyon ile verildi. Asistoliye kadar geçen süre ve ortalama arter kan basıncındaki %75 azalma süresi belirlendi. EKG kayıtlarından P-Q, Q-T ve QRS uzunlukları hesaplandı.
Bulgular: EL 3 ve 6 mg kg-1 dozlarda asistoli süresi ve ortalama arter kan basıncında %75 azalma süresini kontrole göre (p<0,05), 1 mg kg-1 dozda ise bu değerleri kontrol ve diğer tüm tedavi gruplarına göre anlamlı arttırdı (p<0,05). EL 1 mg kg-1 dozda EKG’de P-Q, Q-T ve QRS uzunluklarındaki artışı ortadan kaldırdı (p<0,05).
Sonuç: Bu sonuçlar EL’nin bupivakain kardiyotoksitesine karşı koruyucu etkili olduğunu göstermektedir. Klinik uygulamada, EL’nin, bupivakain anestezisi ile eş zamanlı uygulanması bupivakainin kardiyotoksisite riskini azaltabilir.
Objective: Bupivacaine, a local anaesthetic substance, is used as a regional-anaesthesia agent. Lidocaine, a sodium channel blocker, is used in combination with epinephrine for regional anaesthesia. We aimed to evaluate the effects of lidocaine with epinephrine (LE) at different doses on bupivacaine-induced cardiotoxicity in rats.
Methods: In our study, 24 Wistar albino rats were divided into four groups: I) Control; II) LE, 1 mg kg−1; III) LE, 3 mg kg−1 and IV) LE, 6 mg kg−1. Intravenous bupivacaine was administered at a dose of 3 mg kg−1 min−1 to the anaesthetized rats in all groups until cardiac asystole was achieved. LE was administered at the doses of 1, 3 and 6 mg kg−1 min−1 using infusion, simultaneously with bupivacaine. The asystole time and 75% decrement time in mean arterial blood pressure (MABP) were determined. P-Q, Q-T and QRS intervals were measured using electrocardiography (ECG) recordings.
Results: LE significantly increased the asystole time and 75% decrement time in MABP at the doses of 3 and 6 mg kg−1 compared to the control group (p<0.05) and significantly increased these values at the dose of 1 mg kg−1 compared to the control and other treatment groups (p<0.05). LE abolished the prolongation of P-Q, Q-T and QRS intervals in ECG recordings at the dose of 1 mg kg−1 (p<0.05).
Conclusion: These results reveal that LE has a protective effect against bupivacaine cardiotoxicity. In clinical application, the simultaneous application of LE and bupivacaine may reduce the risk of cardiotoxicity due to bupivacaine.

9.Comparison of Direct and Remote Ischaemic Preconditioning of Renal Ischaemia Reperfusion Injury in Rats
Keziban Oral, Mert Akan, Sevda Özkardeşler, Nilay Boztaş, Bekir Uğur Ergür, Mehmet Ensari Güneli, Çimen Olguner, Hatice Fidan
doi: 10.5152/TJAR.2018.07992  Pages 453 - 461
Amaç: Şok, böbrek transplantasyonu, kısmi nefrektomi, kardiyopulmoner bypass, sepsis, ürolojik girişimler ve hidronefroz gibi çeşitli klinik durumlarda, böbrek kan akımının tıkanması sonrası böbrekte iskemi; kan akımının yeniden sağlanması ile reperfüzyon ortaya çıkmaktadır. Böbrek iskemi reperfüzyon hasarı alıcıda gecikmiş greft fonksiyonu yanında çoklu organ yetersizliğine neden olabilir. Reperfüzyon hasarını azaltmak amacıyla kullanılan yöntemlerden biri iskemik ön koşullamadır. Bu çalışmanın amacı rat renal iskemi reperfüzyon modelinde tek taraflı alt ekstremiteye uygulanacak uzak İÖK ile böbreğe uygulanacak direkt İÖK’ nın etkilerinin karşılaştırılmasıdır.
Yöntemler: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hayvan Deneyleri Yerel Etik Kurulu onayı alındıktan sonra ağırlıkları 250-300 g arasında değişen 28 adet erkek Wistar Albino rat her birinde 7’şer denek olacak şekilde 4 gruba ayrılmıştır. Tüm gruplara laparatomi uygulanmış ve sol renal pedikül (SRP) diseke edilmiş, Sham Grubu’na (Grup 1) başka bir işlem yapılmamıştır. Grup 2: 45 dk böbrek iskemisi sonrası 4 saat reperfüzyon, Grup 3: 4 döngü böbrekte iskemik ön koşullama sonrası böbrekte iskemi reperfüzyon, Grup 4: sol arka bacağa uygulanan üç döngü iskemik ön koşullama sonrası böbrekte iskemi reperfüzyon gerçekleştirilmiştir. Tüm gruplarda ratların anestezi süresi eşit tutulmuş, histopatolojik değerlendirme için sol böbrek çıkarıldıktan sonra ratlar sakrifiye edilmiştir.
Bulgular: Böbrek histopatolojik hasar skoru sham grubunda diğer gruplara göre anlamlı düşük bulunmuştur. İR grubundaki hasar skorları DİÖK+İR ve UİÖK+İR skorlarından yüksek saptanmıştır. UİÖK+İR grubunda ise eritrosit ekstravazasyonu skoru DİÖK+İR skorundan anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur.
Sonuç: Bu çalışmada UİÖK ve DİÖK’nın böbrek İR hasarını azalttığı, UİÖK’nın ise DİÖK’ya göre daha etkili olduğu gösterilmiştir. Bu olumlu etkinin öncelikle deneysel çalışmalar ile ayrıntılandırılması gerektiği sonucuna varılmıştır.
Objective: One of the methods that can be used to prevent ischaemia reperfusion (IR) injury is ischaemic preconditioning. The aim of this study was to evaluate and compare the effects of remote and direct ischaemic preconditioning (RIPC and DIPC) histopathologically in the rat renal IR injury model.
Methods: After obtaining an approval from the Dokuz Eylül University School of Medicine Ethics Committee, 28 Wistar Albino male rats were divided into four groups. In Group I (Sham, n=7), laparotomy and left renal pedicle dissection were performed, but nothing else was done. In Group II (IR, n=7), after 45 minutes of left renal pedicle occlusion, reperfusion lasting 4 hours was performed. In Group III (DIPC+IR, n=7), after four cycles of ischaemic preconditioning applied to the left kidney, renal IR was performed. In Group IV (RIPC+IR, n=7), after three cycles of ischaemic preconditioning applied to the left hind leg, renal IR was performed. All rats were sacrificed, and the left kidney was processed for conventional histopathology.
Results: The histopathological injury score of the kidney was significantly lower in the sham group compared with the other groups (p<0.01). The injury scores of the DIPC+IR and RIPC+IR groups were significantly lower than in the IR group (p<0.05). In the RIPC+IR group, the injury score for erythrocyte extravasation was found to be significantly lower than in the DIPC+IR group (p<0.05).
Conclusion: In the present study, it was demonstrated that both DIPC and RIPC decreased renal IR injury, but RIPC was found to be more effective than DIPC. This protective effect requiresfurther detailed experimental and clinical studies.
Keywords: Kidney, reperfusion injury, ischaemic preconditioning


10.Effects of Dexmedetomidine on Renal Ischaemia Reperfusion Injury in Streptozotocin-Induced Diabetic Rats
Özge Kuzgun, Sevda Özkardeşler, Şule Özbilgin, Mert Akan, Bekir Uğur Ergür, Gonca Kamacı, Mehmet Ensari Güneli, Nazire Ateş, Ali Rıza Şişman, Reci Meseri Dalak
doi: 10.5152/TJAR.2018.62592  Pages 462 - 469
Amaç: Diyabetik sıçan modelinde, renal İskemi reperfüzyon hasarında iskemi öncesi ve sonrası uygulanan deksmedetomidin etkisini araştırmaktır.
Yöntemler: Ağırlıkları 250-300 g arasında değişen 35 adet sıçanın verileri değerlendirildi. Diyabet oluşturmak için streptozosin uygulandı. Gruplarda bilateral renal vaskülatür klemplenerek 45 dk iskemi sağlandıktan sonar klempler kaldırılarak 4 saatlik reperfüzyon uygulandı. Sıçanlar 5 gruba ayrıldı; Grup I; Nondiyabetik Sham (n=7), Grup II; Diyabetik Sham (n=7), Grup III; Diyabetik İR (n=7), Grup IV; Diyabetik İR+Deks-P (profilaktik) (n=7), Grup V; Diyabetik İR+ Deks T (iskemi sonrası, tedavi) (n=7). Her iki böbrekte. İskemiden 5 dk önce ve reperfüzuonun 5. dk’da intraperitoneal 100 μg kg-1 deksmedetomidin verildi. Böbrek fonksiyonları kan üre nitrojeni (KÜN), kreatinin, Nötrofil İlişkili Lipokalin (NGAL) düzeyleri ve histopatoloji ile değerlendirildi.
Bulgular: Kontrol sham grubundaki proksimal tübül hasar skoru diğer gruplara göre anlamlı düşük bulundu. Diyabetik İR grubunun proksimal tübül ve total hücre hasar skoru diyabetik İR+Deks-T grubundan anlamlı olarak yüksek bulundu, diyabetik İR+Deks-P grubu ile arasında anlamlı fark saptanmadı. Grup İR grubunda biyokimyasal parametreler Grup I ve II’ye göre anlamlı olarak arttı, ancak dexmedetomidin uygulanan gruplarda bu parametrelerde anlamlı bir azalma saptanmadı.
Sonuç: Diyabetik sıçan renal İR modelinde deksmedetomidinin iskemi sonrası uygulanması bu hasarın önlenmesinde iskemi öncesi uygulamaya kıyasla histopatolojik hasar skorlarında daha etkin bulunmuş olsa da bu çalışma ile deksmedetomidinin diyabetes mellitusda etkin ve tam bir koruma sağladığı gösterilememiştir.
Objective: The aim of this study was to investigate the effects of dexmedetomidine before and after ischaemia in diabetic rat kidney ischaemia reperfusion (IR) injury in the experimental diabetic rat model.
Methods: Data belonging to 35 rats weighing between 250 and 300 g were analysed. Diabetes mellitus (DM) was induced using streptozotocin. Groups had bilateral renal vasculature clamped for 45 min ischaemia before clamps were removed, and 4 hours reperfusion was applied. Rats were divided into five groups: Group I or nondiabetic sham group (n=7), Group II or diabetic sham group (n=7), Group III or diabetic IR group (n=7), Group IV or diabetic IR+prophylactic Dex P (before ischaemia) (n=7) and Group V or diabetic IR+therapeutic Dex T (following reperfusion) (n=7). Dexmedetomidine was administered at a dose of 100 μg kg-1 intraperitoneally. Histomorphological and biochemical methods were used to assess the blood and tissue samples.
Results: The proximal tubule injury score in the control sham group was significantly lower than in other groups. The proximal tubule and total cell damage scores of the diabetic IR group were significantly higher than the diabetic IR+Dex T group, and no significant difference was detected in the diabetic IR+Dex P group. The biochemical parameters of the IR group were significantly increased compared to Groups I and II; however, there was no significant reduction in these parameters in the groups administered dexmedetomidine.
Conclusion: Although administration of dexmedetomidine after ischaemia in the diabetic rat renal IR model was found to be more effective on the histopathological injury scores compared to preischaemic administration, this study has not shown that dexmedetomidine provides effective and complete protection in DM.

11.Protective Role of Dexmedetomidine on Ileum and Kidney Damage Caused by Mesenchymal Ischaemia in Rats
Nuray Çakır Sancaktar, Ali Altınbaş, Bahanur Çekiç
doi: 10.5152/TJAR.2018.46244  Pages 470 - 477
Amaç: Bu çalışmayla akut mezenterik iskemi oluşturulan ratlarda iskemi reperfüzyon (IR) hasarının ileum ve böbrek dokusu üzerinde gösterilmesi ve farklı doz ve zamanlarda uygulanılan deksmedetomidinin iyileşme üzerine etkisini değerlendirilmesi amaçlandı.
Yöntemler: Bu randomize kontrollü çalışma için ağırlıkları 200-250 gr arasında değişen Sprague-Dawley cinsi dişi 30 adet sıçan seçildi. Grup I= sham grup, Grup II= kontrol grup, Grup III= deksmedetomidin iskemi öncesi (İÖ) grup, Grup IV= deksmedetomidin iskemi sonrası (İS) grup ve Grup V= deksmedetomidin iskemi öncesi ve sonrası (İÖ+S) grup olmak üzere rastgele 6’şarlı 5 gruba ayrıldı. Grup I haricindeki diğer gruplardaki deneklerin superior mezenter arterleri 30 dk boyunca klemplenip sonrasında reperfüze edildi. Tüm deneklerin serum, ileum ve böbrek dokularından MDA ve SCUBE-1 düzeyleri çalışıldı. Ayrıca ileum ve böbrek dokularının histopatolojisi incelendi.
Bulgular: İskemi oluşturulan gruplarda serum, ileum ve böbrek SCUBE-1 düzeyleri MDA düzeyleriyle benzer şekilde yüksek bulunmuştur. Serum SCUBE-1 düzeyleri Grup V’te Grup II, Grup III ve Grup IV’e oranla anlamlı olarak düşük saptanmıştır (p<0,001, p=0,003, p=0,013, respectively). Deksmedetomidin verilen gruplarda Grup II’ye oranla ileum ve böbrek apopitozis indeksleri anlamlı düşük bulundu. Grupların histopatolojik incelenmesinde deksmedetomidin verilen grupların sadece IR modeli oluşturulan gruba oranla normal morfolojik görünüme sahip oldukları saptanmıştır.
Sonuç: Bu çalışmayla IR hasarın organlar üzerindeki olumsuz etkisinin azaltılması için preoperatif ve peroperatif dönemde deksmedetomidin kullanımının faydalı olabileceği gösterilmiştir. Dexmedetomidinin IR hasarındaki etki mekanizmalarının aydınlatılması ve ortak bir tedavi protokolünün belirlenebilmesi için geniş serilerde yapılacak ileri araştırmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Objective: The aim of this study was to demonstrate ischaemia reperfusion (IR) injury on the ileum and kidney tissue in rats and to evaluate the effect of dexmedetomidine administered at different doses and dosing schedules on recovery.
Methods: A total of 30 rats were randomly divided into five groups. Group I: sham; Group II: control; Group III: dexmedetomidine before ischaemia; Group IV: dexmedetomidine after ischaemia; and Group V: dexmedetomidine before and after ischaemia. The malondialdehyde (MDA) and signal peptide-CUB-EGF (epidermal growth factor) domain-containing protein 1 (SCUBE-1) levels of all subjects were studied from the serum, ileum, and kidney tissues. Moreover, the histopathology of ileum and kidney tissues was examined.
Results: The SCUBE-1 levels were found to be highly similar to the MDA levels in ischaemic groups. The serum SCUBE-1 levels obtained were significantly lower in Group V compared to Groups II, III and IV (p<0.001, p=0.003, p=0.013, respectively). The apoptosis indexes were found to be lower in groups receiving dexmedetomidine compared to Group II. The groups receiving dexmedetomidine were detected to have normal morphological appearance when compared to Group II.
Conclusion: In this study, the use of dexmedetomidine in the preoperative and peroperative periods may be beneficial in reducing the negative effects of IR injury.

LETTER TO THE EDITOR
12.Does Neuroprotection Still Have a Role in Injured Brain Following Aneurysmal Subarachnoid Haemorrhage?
Giovanni Grasso
doi: 10.5152/TJAR.2018.99896  Page 478

13.The Role of Neuroprotection in Subarachnoid Haemorrhage
Eren Fatma Akçıl, Özlem Korkmaz Dilmen, Hayriye Ertem Vehid, Yusuf Tunalı
doi: 10.5152/TJAR.2018.30633  Page 479

14.Suction, No Suction or Passive Drainage for Pulmonary Oedema
Anju Romina Bhalotra, Preeti Thakur
doi: 10.5152/TJAR.2018.43179  Pages 480 - 481

15.A Case of Paradoxical Increase in the Bispectral Index with Higher Concentrations of Desflurane: Paradox Unveiled?
Neeraja Ajayan, Karen Ruby Lionel, Ajay Prasad Hrishi
doi: 10.5152/TJAR.2018.93467  Pages 482 - 483

OTHER
16.Reviewer List

Page 484